Aslında bu açıdan bakınca çok çalışkan bir öğrenciymişim gibi duruyor. (Taken with instagram)
-Ya anne şu yamaç paraşütü şeysi var ya Gürsu’nun orda. Orada ders de veriliyor mu yoksa sadece hocalarla mı atlanıyor?
-N’apcaksın ya? Yamaçtan mı atlayacaksın? Allah’ım biri motorcu oldu biri yamaçtan atlıyor. Delilerin arasında kaldım Yarabbim ya.
-Asdsögmsfh n’apıyomuşuz n’apıyomuşuz ahahubjklsfhjldpş. Anne bi gelsene ya asdslfjşh.
Sana sadece hafızama kazınmış o gülümsemen için kızgınım. Bana hiç bakmasan öyle ya da hiç gelmesen bana: şimdi orada bir yerlerde uykuya, beni hiç düşünmeden daldığını ve o uykundaki rüyalardan hiç birine giremediğimi bilmenin acısıyla kıvranmak zorunda kalmayacaktım yatağımda.
Tavana gözlerimi dikip aptalca dönüp dururken yatağımda, gülümseyen gözlerini görmeyecektim boş duvarlarda.
Sahi sen gerçekten, mideme o amansız sancıyı saplayıp da hiç aldırmadan dönüp arkanı uyayabilecek bir adam mıydın?
En zoru da: geleceğinden adın gibi emin olduğun o kötü sonun gelmemesi için acizce, kabul olmayacağını bildiğin dualar etmek. Olumlama, düşünce gücü, secret mecret ne varsa hepsini uygulayıp o mutlak sonu kendinden uzak tutmak için çabalamak. “Belki düzelir, hatta belki de paranoyaklaştım ben. Evet evet kesinlikle paranoyaklaştım.” diye kendi kendini kandırmak. Safa yatıp hiç bir şeyin farkında değilmişsin gibi davranırken ne kadar kırıldığını belli etmemeye çalışmak.
İçinden kendine “Gururunu da aptal kalbini de eşşşşekler kovalasın!” diye söylenmek ve hemen araya “Allah’ım n’olur bu kez haksız çıkar beni!” diye eklemeyi ihmal etmemek-edememek.
Lakin ne yaparsan yap gelir o mutlak son. (Deja vu) Binlerce kez okuyup ezberlediğin o mesajlar farklı bir tarih etiketiyle görünür yine telefonunda. Tam da beklediğin gibi. O andan sonra söylenebilecek tek şey “Ben demiştim”tir ama “He canım he aferin demiştin sen”den başkası yakışmaz tabi ki o aptalca cümlene.
Bilmiyorum belki de korktuğumuz şeyleri mıknatıs gibi üzerimize çekebilmek gibi lanet bir özelliğimiz var. Zira çok sevdiğim ve kaybetmekten deli gibi korktuğum herkesi ekseriyetle kaybetmemin başka bir açıklaması olamaz gibi geliyor.
Ama ağlayarak uyuyakaldığım o gecenin sabahında söz verdim bu kez kendime: bu sondu, artık ağlamak falan yok diye. Ağlamadım da, tuttum sözümü.
Gerçi o gün bir ara nedense içinde soğan olan tüm yemeklerin harika olduğuna kanaat getirip koşarak mutfağa gidip soğan soydum ve o an gözümden biraz yaş geldi, ağladım yani ama SOĞANDANDI o. Ben tuttum sözümü.
Yemeği pişirirken saf saf bir yerlere dalıp gittiğim için yemeği yaktığımda da sinirden ağladım biraz ama YEMEK YANDI DİYEYDİ o da. Ben tuttum sözümü.
Bundan sonra da ergen ergen (yazar burada bir kalakalıyor ve ‘bana her şey seni hatırlatıyor’ adlı parçayı böğürerek söylemeye başlayıp bi mallaşıyor ama kimse neden olduğunu anlayamıyor. Boşverin, geçti zaten.) İşte o buluğğğ çağındaki sorunlu gençler gibi triplere girmeyeceğime dair söz veriyorum tekrar.
Ve kazan gibi olmuş kafam yüzünden yazıma nereden girip nereden çıktığımı da zerre anlayamamış bir şekilde sonlandırıyorum bu yazıyı.
Bir anlık gaflete düşüp de bu yazıyı okumaya yeltenip dakikalarını ziyan eden herkesten de özür falan dilemiyorum açıkçası. Blog benim keyif benim alla alla istediğimi yazarım. Sanki bunu okuyarak kaybettiğin o dakikalarda atom altı parçacıklarını tartışacaktın, dünyayı kurtaracaktın sanki. Haayyret bişiy ya…

Allam o ayaklar… Paytak paytak koşması… angsfjkgfsh
Sonra Aylin neden çocukluğundan beri fil beslemek istiyor.
Bu mantıkla isteyen istediğini yazar da öyle değil mi yavrucum?
Kusura bakmayın biraz uzatacağım ama az evvel kişisel gelişim kitabı tavsiyesi isteyen bir soru görünce dayanamadım, açtım işte ağzımı.
Herkesin birbirine bir başkasını tavsiye ettiği, insanların delice okuduğu, etkisinde kaldığı ama tabi ki bekledikleri ‘gelişmeleri’ kendilerinde göremeyince daha iyilerini okumaya çalıştıkları, benim ise çağımızın en büyük vebalarından biri olarak gördüğüm kişisel gelişim kitaplarının aslında ne olduğundan bahsetmek istiyorum biraz.
Her biri birbirinin aynı ve gereksiz tekrarı olan bu kitaplar para tuzağı olmasının yanı sıra daha tehlikeli bir durum olarak ‘tek tip insan’ yaratmak için oluşturulmuş son derece tehlikeli bir akımdır benim gözümde.
Sürekli daha fazlasını isteyen, kanaatsiz, elindekilerle asla yetinmeyen ve bu yüzden de bir türlü mutlu olamayan; yükselmek için başkalarının sırtına basmaktan çekinmeyecek insan bozması azmanların türemesine neden olmuştur bu kitaplar.
Şöyle ki: bahsi geçen kitaplar insanlara asla azla yetinmemelerini, onların her zaman daha iyilerine layık olduğunu ve en tepeye çıkmamak için hiç bir nedenleri olmadığını ve zirveye giden bu yolda da işlerine yarayacak her türlü kişi ve kurumu kullanmaktan çekinmemelerini salık vermektedir. Çünkü her şeyin en iyisine onlar layıklar, başkaları değil.
Peki içinde bulunduğumuz dünya üzerinde herkesin en üst düzey yönetici, milyoner ya da mega star olma şansı mı yüzde kaç sizce?
Yahut tüm insan ilişkileri karşılıklı çıkarlar doğrultusunda olan insanın mutlu olması ne derece mümkün?
Herkesin birbirinin sırtından geçinmeye çalıştığı, diğerini yıkıp onun yerine geçmekte hiç bir sakınca görmediği hatta bunun için fırsat kolladığı bir düzende insanlar ne derece güvende olur? Kendini güvende hissetmeyen insanların psikolojisi ne durumda olur ve bu korkuyla büyüyen, sürekli rakipleriyle yarış içinde olan insan koca bir ömrü nasıl geçirir?
Söyleyeyim. Bu safsatalarla kandırılarak büyüyen, her şeyin en iyisini hak ettiğini ve buna pek tabi ulaşabileceğine canı gönülden inanmış o gençler zaman gelip de hayatın gerçekleriyle yüzleştiğinde: yani ömrünü kentin basit bir köşesinde, basit bir apartman dairesinde, asgari ücretle geçinmek zorunda olduğunu fark eden gençlerimiz evlere şenlik bunalımlara sürükleniyorlar. Sonra parasızlıktan cinnet geçirip ailesini kesen adamlar mı ararsın, öz kardeşini dolandıran mı…
Böyle söylediğimizde komik geliyor öyle değil mi? Çünkü hepimiz köşklerde yaşayacağız ve bu cinayetler kentin bizden uzak o arka sokaklarında yaşanacak. Öyle değil mi? Canım benim :)
Durumun daha vahim ve evrensel bir diğer boyutuna gelecek olursak:
Böyle bir düzende büyüyen insanı, yani hepsinin tek amacının yükselmek, kazanmak, daha iyiye ama en iyiye ulaşmak olduğu bu tek tip insanı yönetmek mi daha kolay olur; yoksa elindekiyle de mutlu olmayı bilen, yegane amacı yükselmek değil mutlu olmak olan insanı yönetmek mi daha kolay olur?
Bir tarafta kanaatkar, mutlu, diğer insanlara yalnızca kibirle değil sevgiyle de bakmayı bilen insan; diğer tarafta tedirgin, kibirli, hırsından gözü dönmüş kanaatsiz bir varlık.
Daldan dala atladığımı hatta abarttığımı düşünenler olacaktır aranızda eminim ama biraz olsun düşünüp sorgulayabilenler ne demek istediğimi gayet iyi anlayacaklardır.
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, adamın biri dünyanın öteki ucundaki bambaşka bir kıtadan kalkıp da kendini savunmaya gücü olmayan başka bir ülkeye çöküp onu sömürmeyi kendinin en doğal hakkı olarak görüyor Çünkü o her şeyin en iyisine, en güzeline layık.
Ve o en iyiye ulaşırken zarar görecek diğer insanların hiç bir önemi yok. Düzen böyle, birileri zarar görmeden başkaları yükselemez. Öyle diyor çünkü kişisel gelişim kitapları: bu dünya da ya av olursun ya da avcı. Yem olmak istemiyorsan -ki sen yem olamayacak kadar mükemmelsin, sen teksin, özelsin, bambaşkasının ve her şeyin en güzel yanı senin hakkın- sen avlayacaksın ve amacına ulaşmak için her yolu deneyeceksin ve oraya ulaşacaksın. Zafer senin olacak!
Haspam.
İşte o çok sevgili yabancı yazarlar, beynimizin fark etmediğimiz o ince kıvrımlarına bunları işliyorlar. Biz de ‘kişisel gelişim’ adı altında bu safsatalarla beynimizi doldurup tam da onların istediği kalıplara giriyoruz.
Ama eğer aranızda gerçekten kendini geliştirmek isteyenler varsa, biraz sufilerin hayatlarını okumalarını tavsiye ederim. İyi bir hayat sürmenin yolu en iyiye, en kaliteliye, en lükse ulaşmak değil çünkü, en büyük mutluluğa ulaşmak. Kişisel tatmini azla da yakalayabilmek.
Buna en çok bilinen ve tüm dünyada da kabul görmüş Mevlana‘yla başlayabilirler. İnanın bunun Tanrı’ya inanmakla bir ilgisi yok. İslam alimlerine önyargıyla yaklaşacak olan arkadaşlarımız Osho da okuyabilirler örneğin.
Evrene pozitif mesaj göndererek mutluluğu yakalayabileceğine inanmakla, Allah’a dua edip, onun en iyisini kendisine bağışlayacağını düşünmek arasında sandığınız gibi büyüük farklar yok çünkü.
Her ikisini de okuduğunuzda, aslında hepsinin farklı yollarla aynı şeyi söylediğini fark edeceksiniz zaten. Bu yüzden, kişisel gelişiminizi tamamlamak için bu tarz felsefeleri kendine yol edinmiş insanları okumanızı tavsiye ediyorum.
Mutluluk İslamda falan demiyorum yani. Yalnızca mutluluk: kanaatkar olmakta. Kişinin ulaşabileceği en üst mertebe, ilk önce insan olabilmesinde.
Yani son zamanların modası kişisel gelişim kitaplarının söylediklerinin tam aksine: sonunda, her şeyin en iyisine layık olduğunu düşünerek delicesine şişirdiği egosunda boğulmasında değil, kibrinden arınabilmesinde.
Kişiliğimizi sağlam temellere oturtabilmemiz dileği ile…


